Venedik’le Buluşmalar

Adriyatik’in Kraliçesi, Sular, Kanallar, Köprüler, Maskeler Şehri.. La Dominante.. Serenassima.. Luigi Barzini’ye göre kuşkusuz bir insan tarafından yapılan  en güzel şehir Venedik.

Venedik maskeleri

Barzini biraz abartmış olabilir ancak bu sıfatları taşıyan bir şehre yolunu düşürmek istemeyen olmuş mudur hiç?

Venedik sokakları

Yüzyıllar boyunca sanatın ve ticaretin merkezi olmuş, Edgar Allan Poe’nun, Thomas Mann’ın hikayelerine fon oluşturan Venezia elbette benim de Avrupa listemde üst sıralardaydı ve kendisiyle ilk tanışmamız 2007 yazının 15 Temmuz’una, 24. yaşımın ilk gününe denk düştü.

O büyülü interrail yolculuğumda, yolda, daha önce hiç tanımadığım insanlarla birlikte delice zamanlar geçiriyorduk ve ansızın Venedik’e giden trene atlamaya karar vermiştik. Yol boyunca biralar eşliğinde sohbet ettiğimizi, arada uyukladığımızı ve gezi günlüğüme yazdığımı anımsıyorum.

İlk Venedik akşamına giderken – 15 Temmuz 2007

Şehre vardığımızda saat gece yarısını geçiyordu ve doğum günümü yol arkadaşlarımla beraber kutlayan Venedik‘in tren garı Santa Lucia olmuştu. Otele para vermek pek adetten olmadığı için garda sabahlamış, akşam da yine garda, açık alanda yatmış, ertesi gün yine trenle şehirden ayrılmıştık.

venedik

Venedik’i ilk kez gece gördüm, gece keşfettim. Ara sokakları daracıktı, sarımtırak ışıklarla aydınlatılmıştı. Suları karanlıktı. Zihnime layık bir gizemi vardı. Randevu isimli o enteresan hikayesinde Poe da öyle betimler Venedik’i, son derece kasvetli bir geceydi der.

Piazza’daki büyük saat İtalyan akşamının beşinci saatini ilan ediyordu. Çan Kulesi Meydanı sessiz ve boştu. Eski Dük Sarayı’ndaki ışıklar hızla sönüyordu. Piazetta’dan Büyük Kanal yoluyla evime dönüyordum. Ama gondolüm San Marco kanalının ağzının önüne yaklaşırken iç taraflarından gelen yabanıl, isterik, uzun bir kadın çığlığı gecenin sessizliğini bozdu.

Gecenin köründe San Marco Meydanı‘na ulaşmak kolay olmadı. Hikayedeki gibi bebeğini kanal sularına kaptıran kadının çığlığıyla ya da başka bir Poe hayaletiyle karşılaşmadım ama güzelce kayboldum.

Her sokağın köşesinden, minik köprülerden, minik meydanlardan geçerken benim gibi yolunu memnuniyetle kaybetmiş gezginlerle karşılaştım. Ağacı, toprağı olmayan bu taş ve su şehri kendini bana sevdirdi.

San Marco’ya ulaştığımda o ünlü bazilikayı seyrettim. Malatyalı Polyeuktos‘a adanmış, Bizans hanedanı kadınlarından sanat koruyucusu Anicia Luliana‘nın 6. yüzyılda yaptırdığı ve 11. yüzyılda depremden hasar gören, iki yüzyıl sonra yağmalanan o ünlü sarayın sütunlarını inceledim uzun uzun. Başımı göğe kaldırmışKonstantinapol’den Venedik’e taşınan sütunları incelerken bir yandan da etrafımdaki sırt çantalı uykusuz gezginleri izledim. Bir şehirden diğerine koşan sanat ve tarih sevdalıları.. Maskeli şehrin maskesiz insanları…

118 minik adacık üzerine kurulu 400 köprüyü tek tek arşınlamak isterseniz şehirde bir kaç gün geçirmeniz gerekir. Benim o kadar zamanım olmadığından meydandan sonra bir vaporettoya (kanallar arası dolaşarak şehrin ulaşımını sağlayan minik vapurlar) atlayıp beni 4 km ötedeki ana karaya bağlayacak olan tren istasyonuma geri döndüm.  Duydum ki bazı gezginler için kirli suları, kokuşmuş, rutubetli evleri ile şehir bir hayal kırıklığı imiş fakat benim için her zaman 23. yaşımı bıraktığım siyah-sarı şehirdir Venedik ve özeldir.

Venedik ile 2. buluşmamız bir yıl sonra oldu. Yine interrail yaparken, bu kez yanımda başka yolda tanıştığım gezginlerle geldim. Elbette yine garda sabahlandı, yine kayıplara karışıldı, vaporettolara yine para vermeden, kaçak binildi. Gündüz sokaklarda dondurma, pizza yenildi, şarkılar söylendi.

Kentle son buluşmamız 2013 yazında oldu. Milano’dan Verona’ya, oradan da Venedik’e giden bir yol hikayesinin fonu oldu bu kez. Kural bozulmadı ve yine güneşi garda selamladım. Bu kez Venedik’in şirin cafelerini, hediyelik eşya dükkanlarını keşfettim.

Bir kanal kenarında oturmuş arkadaşımla biramızı yudumlarken yanımıza bir grup genç geldi. Interrail yapıyorlarmış. Onlara tavsiyeler verdim, nerelere gitmeleri gerektiğini söyledim. Anılarımı anlattım ve vay be dedim. Seneler önce bunları sen dinliyordun başkalarından Martı. Şimdi her şeyi keşfetmişsin de elin Finlandiyalılarına, Almanlarına tavsiyeler veriyorsun, heyhat! Hayat bazen Poe hikayeleri kadar garip işte!

Bir de garda sabaha dek taş merdivenlerde benle oturup bana U2 şarkılarıyla serenat yapan bir İtalyan adam vardı. Kendisi Romeo’m olamadı ama hoş bir anı olarak kaldı.

İşte böyle üç farklı zamanda, üç Venedik maceramın sonu da güneşi garda, Rialto Köprüsü‘ne bakarak selamlamakla sonlandı. Şehirlerin kendilerine has kuralları var, malum. Her gezgine de muameleleri farklı, biliyorum. Benim de kaderde payıma düşen bu herhalde; Venedik halkının şehrinde hiç uyumadan sabahı etmek.

Şikayetçi değilim. Maskeler şehrinde sabahlamak vampir ruhuma her seferinde iyi geliyor! Yeniden görüşmek üzere Venezia. Belki bir daha ki sefere uykuya teslim ederim düşlerimi, yine senin içinde.

 

Gezgin Martı

Besame Mucho: Bir Şarkı Kader Gibi Peşimde

Bir şarkı benle dünyayı dolaşıyor! Bazı şeyler vardır ki peşinizi bırakmaz, nereye...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir