Roma: Non basta una vita! *

IMG_0272

Bazı şehirler vardır, gitmeseniz de bilirsiniz orada bir şeylerin farklı olduğunu. Hiç görmediğiniz halde heyecanlanırsınız isimlerini duyunca. Hiç gitmediğiniz halde seversiniz oraları.

İşte Roma böyle bir şehirdi benim için, daha görmeden sevmiştim orayı. Belki Istanbul gibi 7 tepe üstüne kurulduğunu bildiğim için ya da/ve Akdeniz’e ait olduğundan.. Belki isimlerine vuruldugum icin duyar duymaz (bütün çok güzel şehirlerin çok güzel takma isimleri vardır asıllarının yanında): “Caput Mundi”,”La Citta Eterna”, “Ciman Apostolorum”, “La Citta dei Sette Colli”, “L’urbe” . Yani “Dünyanın Çatısı” idi Roma, “Sonsuzluk Şehri” ydi, “Yedi Tepeli Şehir” di ve diğerleri.. Ve bir kez daha sezgilerim yanıltmadı beni, Roma’yı gönülden sevdim!

Roma yolculuğum Ancona’dan 11 Temmuz 2007 Çarşamba günü saat 13:52 de bindiğim ikinci sınıf bir İtalyan treni ile başladı. Yol boyunca bir yandan dışarıdaki inanılmaz manzarayı izliyor (güneşin selamladığı yemyeşil tepelere kurulmuş taş evler, rengarenk çiçekler, küçük kiliseler..) bir yandan da trenin sesinden zihnimde melodiler üreterek “İlk Roma akşamım” ı düşlüyordum! Koridorun diger tarafindaki koltuklarda oturan iki Italyan kadin yol boyunca yuksek sesle konusup dururken ben gunluk yazdim, disariyi izledim, muzik dinledim ve cok yorgun olmama ragmen uyumamak icin kendimi zorladim. Roma’ya gitme fikri ve trenle yolculugun kendisi o kadar heyecan vericiydi ki, bunu uykuyla örtbas etmeye kiyamadim!

Roma’da Karanlık ve Sanat

Ancona’dan kalkan tren sonunda Roma Termini’ye ulasti ve ben baskentteki ilk saskinligimi yasayiverdim. Simdiye dek hic oylesine buyuk ve karmakarisik bir tren istasyonu gormemistim. 30 dan fazla peronu olan, havaalanindan farksiz bir istasyondu basimi donduren! Italyanca yazilar, anonslar, tabelalar, reklamlar.. Kosusturan, bilgi almaya calisan insanlar.. Bilet giseleri, giselerdeki uzun kuyruklar.. Restoranlar, kitapcilar, turist avina cikmis acente ve hotel gorevlileri.. Birden kendimi sudan cikmis balik gibi hissettim orada, Roma’nın beni boyle karsılayacagını bilemezdim, biraz hayalkirikligina bile ugramıstım. “Iyi ki yalnız degilim” dedim kendi kendime, trende tanistigim ve birlikte yolculuk yaptigim arkadaslarim daha once buralara gelmislerdi ve Roma gunlerini de birlikte gecirecektik.

Uzun ugraslar sonucu buldugumuz cok sevimli bir hostel’a yerlesip kendimizi disari attik. Aksam serinligi Roma’yi muthis bir havaya burumustu. Bir Istanbul kosusturmacasi vardi sehirde ama sanki her sey daha duzgun, daha duzenli ve daha az karmasikti. Rönesans kokan, parke taslarla dosenmis daracık sokaklarda salına salına yururken coktan gece olmuştu ve ben sehrin ışıklı yuzune aşık olmustum bile! Geceyarısına bir saat kala ünlü Fontana di Trevi (Aşk Çeşmesi)’ye varmıştık. Karşımda resimlerini hep kartpostalarda gördüğüm, yapımı 30 yıl surmus, 25 metre yüksekliğinde inanılmaz güzellikte bir Barok eser duruyordu ve Italyanlara gore bu bir çeşme idi. Hayran hayran seyretmekten ve fotoğraf cekmekten baska ne gelirdi elimden? Ben de o saatte cesmenin bulundugu alanı tıklım tıklım dolduran turist kalabalığına ayak uydurarak arkamı döndüm ve sol omzumun uzerinden tekrar Roma’ya gelebilmek dileği ile para attım.

Roma’nın en güzel çeşmesi kuskusuz Fontana Di Trevi ama hemen hemen her sokak köşesinde insanın karşısına cıkan diğer cesmeler de büyüleyici nitelikte. Küçük, su içilebilenleri de dahil.(Zaten Romalılar sokakta çeşmelerden su içiyorlar.) Kanımca dünyanın en güzel, en canlı meydanı Nuovo (Navona)’da bulunan Fontada Dei Quattro Fiumi (Dört Nehrin Çeşmesi) Bernini’nin şaheseri. 138 Basamağı bulunan ve dünyanın her yanından yüzlerce insanı bir araya getirtip şarap eşliğinde şarkılar söyleten İspanyol Merdivenleri’nin hemen önünde konumlanmış, tekne şeklindekiBarcaccia Çeşmesi’nin hikayesi ise 1598’deki büyük Tiber Nehri taşkınına uzanıyor. Şehri harap eden selden sonra, sular çekilince geriye kalan bir teknenin yerinde şimdi içinde sarhoş ama eğlenceli turistlerin yüzmeye çalıştığı o güzelim Bernini çeşmesi duruyor.

Hem var hem yok gibi

Gece gözüyle çeşmeleri gördükten ve Roma’ya karanlığın çok yakıştığını tespit ettikten sonra ertesi gün ve sonraki iki gün boyunca durmadan şehrin meydanlarını gezdim durdum. Italya’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuele’in devasa heykelinin bulunduğu Venezia Meydanı, gece gündüz içinde dans eden, şarkı söyleyen, resim yapan, ateşle oynayan, akordeon çalan, çeşitli yeteneklerini sergileyen insanların barındığı tadınmaz yenmez Navona Meydanı, obeliskli Popolo Meydanı.. Keşke her şehirde olsa bu meydanlar, keşke herkes böyle coşkulu olsa!

Sadece meydanlari degil elbet, gecmise ait her anıtı, her kalıntısı güzel kentin. Şaşırtıcı, büyüleyici, şaka gibi bir şehir Roma! Sokakta yürüken insanın karşısına birden bire Colosseum çıkabiliyor mesela. Yüz gün süren açılış törenlerini, gladyatörleri, o kanlı savaşları izleyen insanları hayal etmeye çalışıyorsun. Sonra yolun Vatikan’a düşüyor, çalan çanları dinliyorsun, şansın varsa o çok uzun kuyruğun sonunu görüp Sistine Şapel’e ve Vatikan Müzesi’ne girebiliyorsun, eger yoksa benim gibi “Bir dahaki sefere” deyip başın eğik ayrılıyorsun bu küçük ülkeden. Hemen yakınlardaki Sant’Angelo köprüsü aklını başından alıyor sonra. Orada da müzisyenler var, onları dinleyerek şehrin içinden geçen nehrin üstünde batan güneşi selamlayabilirsin. Roma Forum’unun eski halini hayal etmek hoşuna giderse ve arkeoloji seviyorsan kazı alanlarını dikkatle incelersin. Pantheon’a yolun düşerse -ki düşmeli- aklın başından gidebilir çünkü II. Vittorio Emanuele burada yatmaktadır ve antik Roma döneminden kalma, mimarı tam olarak bilinmeyen bu muazzam eserin “bütün tanrılara” adandığını öğrenir, hele bir de gece ışıklarıyla görürsen yanından ayrılmak istemezsin. Sanki köşeden ansızın kabarık etekli bir kadın elinde kandiliyle çıkacak ve telaşlı telaşlı önünden geçecekmiş gibi hissedersin, o kadar geçmişe ait gelir sana şehir. Mina Urgan’ın deyimiyle bir “yaşam kentidir Roma”. Hem var hem yok gibidir.

Şehirler birbirine karıştı, insanlar, mekanlar, yollar.. Yunanistan’da gecmek bilmeyen zaman Roma’ya yetmedi. Bella Roma! Herkes ne kadar da haklıymış, ne kadar güzel bir şehirmiş burası, ne inanılmaz bir başkentmiş!

(günlük, 14 temmuz 07)

Dondurma, Pizza, Makarna

Roma’da en çok yediğim yiyecek üçlüsü dondurma, pizza ve makarna oldu. Birbirinden lezzetli soslarla hazırlanan makarnalar ve çeşitli pizzalar enfesti, fakat ucuzunu bulmak pek mümkün olmadı. Ömrümde yediğim ve muhtemelen başka bir yerde de o kadar lezzetlisini asla yiyemeyeceğim en şahane dondurma da Roma’da Piazza Cavour daydı. Tam 38 çeşit arasından çok zorlanarak seçim yapıp yediğim dondurmalar beni mest etti, Nirvana’ya ulaştırdı!

Sadece üç gece kalabildim Roma’da. Soluk soluga geçen üç gece. Yetmedi. Zaten Roma’ya bir ömür yetmezmiş*, ama Aşk Çeşmesi’nde benim de ufak bir param olduğuna göre, yeniden gelmem kaçınılmaz Roma’ya, adeta bir zorunluluk hatta.

 

Etiketler
, ,
Gezgin Martı

Tayland, İyi İnsanların Ülkesi

Taylandlıların yerel dillerinde kısaca Krung Thep dediği ve anlamı Melekler Şehri olan, orijinal...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir