Konstantin’in Hayalet ve Kutsal Şehri İstanbul

Beni yakından tanıyanların bilir, sebebini hiçbir zaman çözemediğim bir İstanbul’da yaşamalıyım ben hissi ile doğup büyümüşlüğüm vardır.

Zihnimde çocukluğumdan beri dolaşıp duran İstanbul imgeleri, resimleri, şarkıları ve edebiyatı da beni on sekiz yaşımda kente, diğer tüm -sözüm ona önemli- şehir ve üniversitelerini boş verip oraya, Beyazıt’ta okumaya itivermişti.

Polyeuktos Kilisesi
Polyeuktos Kilisesi

 

Sultanahmet’te bir iki hafta kaldığım o yurtta heyecanla oda arkadaşımı beklediğim sıralarda Anima Mundi‘yi okuyordum. Kitaptaki karakter de okumak için Roma‘ya taşınmış, benim gibi yurdunda oda arkadaşını bekliyordu. Walter da ben de tarih seviyorduk, dil öğrenmek istiyorduk, gençtik, edebiyatla çok sıkı dosttuk. Yaşadığımız yer bize dar geliyordu. O büyük, görkemli, korkutucu şehre göç etmeliydik. Zaten sonradan da gidip görecektim, Roma da İstanbul’a benziyordu. Kent zevklerimiz de tutuyordu. Walter, 2001 yılında benim en gerçek hayali arkadaşım olmuştu.

İstanbul’un Surları

Dört yıl su gibi akıp geçti. Ben İstanbul’u çok sevdim, çok gezdim, fotoğraflarını çektim, çekemedim, Yeri geldi kızdım, söylendim. Sokaklarında sarhoş dolaştım. Sokaklarında ağladım, güldüm. Ona şiirler, hikayeler yazdım. Sıkıldım. Yine sevdim. Özledim. Özlemedim. Şöyle bir şeyler karaladım, sonra Facebooklarda süslü püslü yazılarla, yağmurlu, şemsiyeli kız resimleri üzerinde anonim şekilde bana göz kırparken gördüm bu cümlelerimi, yıllar sonra. Gülümsedim.

Sonra bir şeyler değişti. Ben İstanbul’dan soğudum. Boğazı görünce içimi çekmez, tarihi binalarının yanından geçerken başımı fazla yukarı kaldırmaz oldum. Eskiden aklımı başımdan alan efsaneleri yerine aklıma inanılmaz trafiği, aşırı kalabalığı, kaba insanları, sürekli kesilen ağaçları ve her yeri dolduran çirkin, yeni beton binaları gelmeye başladı.

Geçen hafta, uzun zaman sonra bir hafta sonunu sadece İstanbul’da dolaşmaya ayırınca kendimi birden on beş yıl öncesine gitmiş gibi hissettim.

n11 ve Geziciyak işbirliği ile İstanbul’un Hayalet Binaları isimli bir tur gerçekleştirdik.

10672214_10152491631923562_9079374731956363774_n

Şahane rehberimiz Yusuf Kartal eşliğinde Gezi Parkı’ndan başlayan gezimizde Topçu Kışlası’nın tarihini, Taksim’de yaşananları, bir zamanların görkemli binaları olan ama modern yaşam kıskacına takılıp yok olan Antiochos Sarayı (Hipodrom’a yakın alandaki kazılar sırasında ortaya çıkmış) St Euphemia Kilisesi,  Polyeuktos Kilisesi (1960larda Belediye Sarayı ve Haşim İşcan geçidi yapılırkenki kazılar sırasında ortaya çıkmış) ve Galata Surları‘nı dolaştık. Buralarda yaşanan olayları, hikayeleri dinledik. St Euphemia Kilisesi’ndeki azizlerin kemiklerinin denize atılması buyruğunu yerine getirmeyen dindar kardeşlerin kemikleri Limni adasına götürdüğünü, İmparatoriçe İrene zamanında yıllar sonra geri getirildiğini öğrendik, ürperdik.

v3_010_cd2-pafta4-06B

Erguvan renkli Konstantinapol’ün görkemli kilise ve saraylarının yerinde şu anda maalesef plastik su şişeleri, poşetler, kırık şişeler var. Bu eski muaazzam yapıların -bizim değer vermediğimiz, bakamadığımız ve belli ki bakmak istemediğimiz- kalan parçaları ve sütunları ise Avrupa’nın çeşitli şehirlerinin meydanlarında ve müzelerinde sergileniyorlar bugün! Üç kez gittiğim Venedik‘in San Marco Meydanı‘ndaki sütunların Konstantinapolis’ten oraya getirildiğini o gün öğrendim! Belki de okumuştum da eski yerlerine gitmediğim için aklıma yer etmemişti, bilmiyorum. Ama İstanbul’un Hayalet Binaları beni çok etkiledi. Zamanda yolculuk yapasım, Bizans İmparatorluğunu karış karış dolaşasım geldi. Eski, tanıdık, güzel heyecanlar bunlar. Artık unuttuğum İstanbul heyecanları…

IMG_6700 IMG_6701

Ertesi gün İstanbulistan ‘ın şahane editörü Ender Özdemir ile bu kez Konstantinapolis’in kutsal yüzüne bir göz atalım dedik ve daha akşamdan ayılamamışken (Hayalet bina turumuzun üzerine Seyahat Bloggerları toplantısı, ardından Karaoke bar, sabahın köründe uyumaca ve bir kaç saat içinde uyanmaca.. Yaşasın gezginler, oh yeah!) kendimizi Fener, Balat taraflarında bulduk.

IMG_6779

Bir sokak kahvesinde simit, çay, ardından Balat sokaklarını tırmanmaca, her köşeden karşımıza çıkan muhteşem yapılar..

IMG_6785

Ve bazen de o güzelim tarihi yapıların önünde, kenarında çirkin çirkin duran son model, lüks, görgüsüz arabalar.. Artık Konstantinapol’de değilsin diyen modern zaman alametleri..

IMG_6789

Pazar sabahı Fener Rum Patrikanesi‘nde ayinle başladım güne. Ayin tek kelime ile büyüleyiciydi. Ritüellerde beni cezbeden bir şey var. O ortak duygu, kelimelerin söylenişi, makam, kıyafetler, klasikleşen hareketler.. Hepsinde insanı fena halde cezbeden bir şey var. Tüm bunları dışarıdan, ön yargısız, tarafsız, deist bir gözle izlemek ise apayrı bir keyif. Hep yaptığım gibi orada da içimden, yaşadığım ana şükrettim.

IMG_6743

Özel Fener Rum Lisesi (şimdi 60 öğrencili bir ilk okul, eski adıyla Fener Rum Erkek Lisesi) Sancaklar yokuşunun tepesinde kırmızı taşlarıyla bizi selamladı. Önünde öz çekim yapacağız diye telef olduk! (Selfie sopası sağ olsun, imdadımıza yetişti!)

10511609_10152428466919290_5554449972110175407_o

İstanbul’un fethinden sonra Bizans’ın ileri gelenleri İtalya ve Fransa’ya kaçmışlar, Fatih Sultan Mehmet 1454’te tüm İstanbullu Ortodoksları kente geri çağırmış. Patrik Gennadios ile Fatih arasında yapılan anlaşmaya göre de Ortodoks ailelerin çocukları için Fener sınırları içinde bu okul kurulmuş.

IMG_6768

Beni en çok etkileyen yapılardan biri Kanlı Kilise oldu. Moğolların Azize Meryem Kilisesi ismiyle de bilinen bu Ortodoks yapı Osmanlı döneminde camiye çevrilmeden Rumların ibadetine bırakılmış, Bizans döneminden kalma tek kilise. Genellikle halka açık olmayan bu kiliseye rehberimiz üç gez geldiğini, üçünde de kapıdan geri çevrildiğini söyledi ama elbette ki bu kez yanında Martı vardı, şans onun değil de kimin yüzüne gülecekti! İçeri girdik! Kilisede fotoğraf çekmek her türlü yasak. Görevli amcanın Sistine Şapel’deki kuş uçurmaz kervan geçirmez fotoğraf muhafızlarından hiçbir farkı yoktu ama ben bunu çekmeyi başardım! (Gazeteci olmalıymış velhasıl!)

IMG_6774

Fethiye Cami ve Kilisesi‘nden sonra Kariye Müzesi‘ne gitmek üzere tabanlara kuvvet verdik. Yıllardır gitmek istediğim ama bir türlü gitmediğim bir yerdi Kariye.

Fethiye Cami
Fethiye Cami

Elbette ki ne kadar pişmanlık duyduğumu yazmama gerek yok geç kalmamla ilgili, değil mi? Defalarca gezilmesi gereken bir müze. Ömrümde gördüğüm en güzel mozaikler orada.

Girişte 3 boyutlu bir İsa karşılıyor sizi, nereye gitseniz gözleri üzerinizde! Müthiş bir sanat.

IMG_6835

Konstantinolopis surları dışında kalması sebebiyle Khora (sur dışı) ismi ile anılan bu muazzam binanın tarihçesini İstanbulistan’da, buradan ayrıntılı bir şekilde okuyabilirsiniz.

İsa ve her çeşit (deist, müslüman, ateist, bahai, spiritüel, reikici falan filan) modern havarileri 🙂

Kilisenin içindeki mozaikler kronolojik olarak resmedilmemiş. O nedenle bir grup deli, üç saat boyunca bir oraya bir buraya, kafalarımız tavanda olmak suretiyle dolaştık durduk. Rehberimizin Şimdi İsrail bir üflemiş.. şeklindeki anlatımı oldukça eğlenceliydi. Dışarından bizi izlemesi çok komik olmalı! Çok yorucu ama çok eğlenceli bir müze gezisi oldu.

Kronolojik sıraya göre gezeceğiz diye önce Meryem’i doğurduk, everdik (evet, dönemine göre aykırı bir sanatçının eseri), sonra İsa’yı doğurttuk, mucizelerini gördük ama İsa’yı öldürmedik. İstanbul’daki hiçbir Ortodox kilisesinde İsa’nın çarmıha gerilmesi resmedilmemiş çünkü onların inancına göre çarmıha gerilen zaten İsa değilmiş.

IMG_6864

Mitolojiyi seviyorum!

Herkesin şaşkınlıkla tavanı incelerken benim kameralara oynamam… En sevdiğim gezi fotoğrafım oldu bu! 😛

Bu turlardan ara sıra yapmalı, tarihle haşır neşir olup biraz kendimize gelmeliyiz diye düşünüyorum.

Aktiviteler peşinde koşarken pazar akşamı oldu bile ve ben kendimi yine antik  İstanbul hayallerinden sıyrılmış, Esenler Otogarı’nın David Linch filmlerine taş çıkartan efsanevi atmosferinde buluverdim bir anda.

Erguvanın yerini gri-siyah renkler, mil taşlarının yerini her yerden çıkan tabelalar, reklam panoları, kırmızı tuğlalı binaların yerini ilk okul sıralarında resim defterimize bile çizmeyeceğimiz çarpıklıkta apartmanlar, iş yerleri aldı.

IMG_6895

Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus‘un kemikleri sızlaya dursun, ben Adrian‘ın şehrine doğru yola koyuldum.

Anima Mundi’nin sonunu hatırlamıyorum. Walter ne yaptı, nereye gitti, Roma’da mı kaldı yoksa o da kendi şehrine mi döndü, şimdi hiçbir şey aklımda değil.

Zaten bazı yaşam yolculuklarının başlangıcı ya da sonu değil, onu yaşarken hissettiklerimiz önemli, değil mi?

Balat'ta, şiir sokakta.
Balat’ta, şiir sokakta.

Ben zihnimdeki hayalet ve kutsal İstanbul’umu sevmeye devam edeceğim.

Etiketler
Gezgin Martı

Beethoven’ın İzinde: Viyana

Karanlık bir sabah. Yağmur yağıyor, gökyüzünü siyah-gri bulutlar kaplamış. Hiç alışık olmadığım...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir