Işıkların Sönmediği Şehir Paris – Sonuç

1

Salsa partisine benle birlikte Rozenn de gelmişti. İş çıkışı yorgun olmasına rağmen beni kırmayıp bana eşlik etti. Partiden ayrıldıktan sonra bana güzelim şehrin gece yüzünü göstermeyi de ihmal etmedi. Ve ben o akşam aşık oldum Notre Dame‘a. Seine nehri üstünedeki iki adadan biri olan Ile de la Cité üzerine inşa edilen Notre Dame artık en sevdiğim katedral! Farklı bir havası, büyüsü var katedralin ve öyle güzel görünüyor ki güneş batarken.. Hemen yakınlarındaki Adalet Sarayı’nın (Palais de Justice) ve Marie Antoinette’nin yüzlerce devrimci gibi vatana ihanetten giyotinle idama mahkum olduğu Concierferie Hapishanesi’nin yanından geçtik sonra. Tarih içinde dolaşıyordum. İsmi yeni köprü anlamına gelen fakat Paris’in en eski köprüsü olan Pont Neuf üstünden Seine’e, katedrale baktık bıkmadan, konuşmadan. Köprünün kenarında yaşlı bir adam akordiyon çalıyordu.

Oradan Museé du Louvre‘u gösterdi bana Rozenn. Gece ışıklarıyla oldukça heybetli ve biraz korkunç görünüyordu. İçinde 380,000 in üzerinde eseri barındıran, dünyanın en ünlü müzesinin bahçesinde dolaştık, bizim gibi beş-on kişi daha dolaşıp fotoğraf çekiyordu piramitin etrafında. Louvre Muzesi’ne daha sonra gündüz de geldim. Hiç sıra beklememe gibi bir mucize eşliğinde (çünkü yoktu!) içeri girerek üç saat dolaştım müzeyi. Hiç bir şey göremeden ve kaybolarak, çok yorularak çıktığımı anımsayacağım hep!

Müzeden sonra uzaktan Eiffel’i izledik. Her saat başında on dakika süreyle kulenin ışıkları flaş şeklinde yanıp sönüyormuş. Muhteşem bir görüntü. Çok büyük bir kuyruklu yıldız geceyi delip geçiyor sanki. İnsan yalnızca büyülendiğini hissedebiliyor! Kuleyi ikinci görüşümde içimden “tekrar geleceğim buraya” demeyi ihmal etmeyerek ayrıldık oradan ve eve gidip yattık.

Planlarıma göre ertesi gün, yani Paris’teki üçüncü ve son günümde sabah erkenden kalkacak, Louvre Müzesi’ni gezecek ve haritadan bir yerler seçip gezecektim fakat erken kalkamadım. Sonra Robert adlı birinden mesaj geldi, gruptaki mesajımı okumuş, buluşalım diyordu. En sevdiğim ressamlardan Cladue Monet‘nin yaşadığı ve çalıştığı eve, Giverny‘ye gidecekmiş, sen de gel istersen diyordu. Gar du Nord‘ ta buluşma kararı aldık. Oradan iki saate yakın yolculuk yaparak, tren ve otobüs kullanarak gidecektik oraya. Benim için büyük bir şanstı yine, çünkü daha önceden hiç bir fikrim yoktu Monet’nin evi hakkında, Giverny hakkında! Gara gittiğimde ise beni çok ilginç bir süpriz bekliyordu. Robert, tanıdık çıktı!! Aylar öncesinde birbirimize mail yazmıştık CS üzerinden, tatil planları yapıp muhabbet etmiştik ve şimdi tamamen tesadüf, habersiz karşılaşıyorduk!! 🙂

O gün Giverny’yi gezdim ve Monet’ye bir kez daha hayran oldum. Monet’nin mezarını gördüm. Küçük bir kilise (zaten Giverny çok küçük bir kasaba) nin ziyaretçi defterine Türkçe bir şeyler yazdım. Monet’nin kurduğu bahçedeki birbirinden güzel ve rengarenk çiçeklerin kokularını içime çektim, bolca fotoğraf çektim. İnsan o evde, o bahçede yalnızca ressam olabilirdi zaten ya da/ve o düzen,o renkler yalnızca bir ressamın zihninden tasarlanabilirdi.

Aksam eve uğradım, gece yine Robert ile buluşacaktık, Eiffel’in altında, çimlerde şarap içip piknik yapacaktık. Rozenn Giverny’ye gittiğimi, dahası akşama da tekrar buluşmaya gideceğimi duyunca büyük bir şaşkınlıkla

Yorulmadın mı sen? dedi,
– Motivasyon meselesi, dedim!
🙂

Eiffel’i gece, yanıbaşında izlemek mükemmeldi. Robert yanında Ilenia adında İtalyan asıllı bir kızla geldi buluşmaya. (Ilenia ben eve dondukten iki hafta sonra Edirne’ye beni ziyarete ve Paris’te, evinde unuttugum fotograf makinamı bana geri getirmeye gelecek olan kızdı!)Bir kaç arkadaş daha gelecekti ama olmadı. Gece çok eğlendik. Geceyarısını geçerken eve gitmek için kalktığımda (iki metro hattı değiştirmem gerekiyordu) Ilenia “Yarın ne yapacaksın” diye sordu. Paris’ten gideceğimi söyledim.

Neden?,
– Çünkü evinde kaldığım kız yarın başka bir şehre, ailesinin yanına gidiyor, ben de Hollanda’ya ya da Belcika’ya geçeceğim.
Bende kal istersen o zaman.
– Bilmem, sorun olmaz mI?
– Olmaz tabi! Yarın görüşürüz
!

Ve ben, ertesi gün Paris’ten ayrılmayı planlayan ben, üç gece daha kalmak üzere Ilenia’nın evine gittim ertesi akşam!

2

Ilenia yeni bir CS üyesiydi. Ben onun da ilk misafiriydim. Evde o akşam bir misafir daha olacaktı; Hawaii den gelen bir çocuk, Taylor! Üç gün boyunca ne kadar eğlendiğimizi ve ne kadar iyi anlaştığımızı kelimelerle anlatmamın imkanı yok,özür diliyorum! Ertesi akşamki CS buluşması gerçekleşen Coolin’de İrlanda birası içerek sarhoş olmamız, sokaklarda şarkı söyleyerek yürümemiz, ertesi günkü piknik, piknikte tanıştığımız İsveçli çift ve diğer harika/ilginç insanlar, hep birlikte evde akşam yemekleri hazırlamamız, benim onlara biber dolması pişirme girişimim, kahkahalar, Eiffel’in altında çimlere uzanarak yaptığımız geyikler, yanımıza gelen uyuşturucu satıcıları, 3 euro ya şarap, 5 euro ya şampanya alıp “C’est la Vie!” diye dansetmelerimiz, kahvaltılar, Taylor’ın bir türlü baştan sona söylemediği ama hep mırıldadığı “Poor Taylor” ı dinlemek, siyaset konuşmaları, günlerce Türkçe konuşmamanın verdiği hasret ve şaşkınlıkla barda yanımdakilere Jana için TürkçeÇaktırma, onu çekiyorum ama fotoğraf çektirmeyi sevmiyormuş hiç” diyebağırmam ve insanların bana uzaylı gibi bakmaları, “I’m not drunk just happy” zamanları.. Ne kadar yazsam, ne kadar anlatsam az kalacak biliyorum. Hiç silinmesin istiyorum o anılar, o duygular…

Paris’i iki kez terketmeye çalıştım. İkisinde de evdekilerle vedalaştım, gözlerimiz doldu ve “yakında görüşürüz” diye ayrıldık ve ben gideceğim yerlere tren bulamadığım için tıpış tıpış eve geri döndüm! Çok eğlenceli zamanlardı ve “yakında görüşürüz” bizim için farklı bir anlama büründü ondan sonra.

23 Temmuzda Fransa’dan ayrıldım. Benden pek çok şeyi kente bırakarak ve ondan çok şeyi kendime katarak.

Kırmızı bir koltukta oturan yeşil tişörtlü bir yabancıyım. Hemen solumda bir cam var, üstünde 71 yazıyor. Camdan dışarı bakıyorum; raylar, binalar, yağmur, duvarlarda grafitiler, karanlık bir gökyüzü ve ben çok mutluyum! Gözlerim doluyor, bu duyguyu tarf etmek zor. Bu yağmur Paris vedasına çok yakışıyor. İçimde bir yerden başka bir yere gidiyor gibiyim. Sanki katettiğim yollar haritada, raylarda değil de içimde bir yerlerde. İki istasyon da çok güzel ve gitmek kaçınılmaz./..Brüksel’e gidiyor trenim. Bu trende benim gibi hisseden birileri vardır mutlaka çünkü bir defa daha öğrendim herkesin aynı olduğunu! Herkesin aynı yolda ilerlediğini, kimisinin emekleyerek, kiminin koşarak hey aynı yere gittiğini. Büyüyorum! Ve büyümek beni daha çocuksu yapıyor!../ Böyle mi herkes için bu? Yani yaşamak böyle hafif bir şey mi hemen geçiveren, anlık, gerçeküstü?! Bir gün zaman gelecek, ben bu yaşamdan ayrılacağım ve ben bunları da yapmıştım mı diyeceğim, öyle mi olacak? Uzak mı gelecek tüm bunlar? Şimdi uzak gelen o zaman yaşanıyor olacak. C’est la Vie! Paris’teyken geyik olsun diye sürekli söylediğimiz şey gibi!../ Sanırım bu böyle devam edecek hep. Bir gezgin yaşamdan diğerine geçip duracağım. Yorulana kadar. Ve henüz hiç yorgun değilim!

Günlük, 23 Temmuz 2007

Etiketler
, ,
Gezgin Martı

Günübirlik Yunanistan: Komşu Komşu Huu

Sınırlar Arasında Gezgincilik Oyunu Çocukken evcilik, komşuculuk oynamayan yoktur, değil mi? Hani...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir