Bir Tatlı Huzur Almaya Geldim Kopenhag’tan

Hygge Kopenhag!

Hygge. Eğer Kopenhag’ı tek bir kelime ile tanımlamam istense bunu söylerim. Hüügah diye okunuyor, ya da ona benzer bir şey. Küçücük ama içi dolu fıçıcık bir kelime ve aslında Danimarkalılarla birebir uyuşan bir kavram. Sıcak bir atmosfer yaratmak ve iyi insanlarla yaşamdaki iyi şeylerin tadını çıkarmak gibi bir anlamı var. Bu Danca denilen dil zor, ama çok güzel. (Danimarka’da dışarıdan gelen biri için hayat zor, ama aslında çok güzel!)

Hygge; minimalist, huzurlu bir yaşam. Carpe Diem.

Uzun yıllardır hayalim İskandinavya’yı gezip görmekti ama bunu kışın yapmayı hiç planlamamıştım açıkçası. John Lennon yine haklı çıktı; hayat biz planlar yaparken başımızdan geçenlermiş. Thy durup dururken bir kış kampanyası yapınca bir hafta içinde kendimi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da buluverdim.

Termal tayt üzerine giydiğim kadife pantolonum, termal içlik üzerine ince boğazlı kazak ve onun üzerine de bol başka bir kazak, üzerine kışlık montum, şapkam, şalım ve eldivenlerim ile kırmızı bir kardan kadın modunda arkadaşım Cemil ile bir pazar akşamı Danimarka’ya Hei København (Merhaba Kopenhag) deyiverdik.

Küçük, sessiz sakin, düzenli hava alanında gördüğüm ilk şey çok sevdiğim Hannibal’ım Mads Mikkelsen olunca doğru yere geldiğimi anladım.

Mads Mikkelsen, Kopenhag Hava alanı

2015 verilerine göre belediyeleri ile birlikte 1.2 milyon insanın yaşadığı Kopenhag’ın şehir merkezi baz alındığında yaşayan insan sayısı yine aynı yıl toplanan verilere göre yalnızca 583 bin kişi.

Yani İstanbul’dan kalkıp da üç saat içinde Kopenhag’a gelen biri ilk başta halüsinasyon gördüğünü sanabilir. Bizim de başımıza gelen buydu. Gece 11 suları, hava alanında ses yok, yalnızca iki gişe açık..

Polisler gülümseyerek pasaportlara damga vurup hoş geldiniz diyorlar. Sonra metroya binip bir kaç durak sonra iniyoruz; merkezde, Kobenhavn’dayız. İlk kalacağımız yer olan Bedwood Hostel‘a doğru yürüyor, valizlerimizi minik taşlarla örülmüş yollarda sürüklüyoruz. Tek tük araba geçiyor, bir kaç bisikletli insan, o kadar. Her yerde loş ışıklar.. Kesinlikle parlak, beyaz ışık yok hiçbir yerde. Bağıran çağıran yok, korna sesi yok, yok da yok..

Ne oluyor yahu, zamanda yolculuk falan mı yaptık, Dark’a mı geçtik diyoruz. (Dark, güzel bir Netflix dizisi. İzlemeyenlere şiddetsiz tavsiye. Kopenhag günlüklerimizde bu duyguyu çok yaşadığımız için bu Dark’a geçme tabirinin de çok kullandık. Diziyi izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır.)

Kopenhag ağaçları da benden kaçamadı elbette

Dark setine geçmemişiz, meğer Danimarka’nın doğal hali buymuş. Ülkede bir haftaya yakın zaman geçirince anlamış oldum. Kışın gün sabah 9 suları ayıp güneş akşam üstü 4 sularında batınca bizim Kopenhag’a ulaştığımız gece yarısı sularında insanlar çoktan hygge modundan çıkıp paralel evren boyutuna geçmiş oluyorlarmış meğer! Kulağa sıkıcı bir hayat gibi geldiğinin farkındayım ama gerçekten değil, bu hygge halinin mucizesini deneyimlemeniz için mutlaka Kopenhag’ı görmelisiniz, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Nyhavn, Denizkızı Heykeli ve Andersen Masalları

İlk gece kaldığımız Bedwood Hostel şehrin göbeğinde, Nyhavn denilen o ünlü renkli evlerin olduğu yerdeydi. Hostel bu, gürültülü olur, kaotik olur, değil mi? Danimarka’da elbette ki bu sorunun yanıtı hayır. Bedwood’ta da her şey loş ışıktı. Odalarda bile tavan ışığı yoktu. Yatakların gıcırdaması ve tuvalet ve banyoların ortaklığı dışında bir sorunu yoktu. Ranzaları biraz daha mahrem yapabilmek adına etraflarına çarşaflar germişler. İlginç bir ayrıntıydı.  Danışmada rahat uyku için sünger kulaklıklar verecek kadar da kibardılar.

Auschwitz değil hostel

Yazın çok hareketli ve cıvıl cıvıl olacağını tahmin ettiğim Nyhavn şehrin eski ticaret limanı. Pek çok restoran, cafe ve bar mevcut ama girebileni tebrik etmek lazım zira Kopenhag çok pahalı. Öyle böyle değil, gerçekten pahalı. (Neyse, bu konuyu açıp da ne kendimin ne de okurun moralini bozmak istemiyorum, yazının sonuna ekleyeyim para mevzularını ben.)

Nyhavn

Nyhavn’da mutlaka bot turuna katılmak gerek. Alçak köprülerden geçip Kopenhag’ın birbirinden güzel, rengarenk evlerini ve ilginç mimarili yapılarını rehber eşliğinde görme şansınız oluyor. Nyhavn’ın en eski evi 9 numaralı, 1681 yılında yapılan ve o günden bugüne hiçbir değişikliğe uğramamış olan ev. Andersen de 18, 20 ve 67 numaralı evlerde yaşamış.

Nyhavn, eski ticaret limanı, Kopenhag

Bot ile Langelinie limanında yer alan ve şehrin sembolu sayılan ünlü Mermaid (deniz kızı) heykelinin de yanından geçiyorsunuz.

Kendisi Edvard Eriksen tarafından yapılmış bronz bir heykel. Ünlü Kopenhaglı masalcı ve şair Hans Christian Andersen’ın 200 yıl önce yazdığı Küçük Deniz Kızı adlı masalına ithafen 1913 yılında yapılmış. Masal kısaca şöyle:

Bir zamanlar denizlerin derinliklerinde bir şato varmış. Burada kral, büyük annesi ve altı kız birlikte yaşarmış. Kızların en küçüğü bir denizkızıymış. Büyükanneleri bir gün kızlara yeryüzünü göstermiş. Beş kız yeryüzünü gezip şatoya geri dönmüş, en küçük kız ise yeryüzünde gerçek bir prense aşık olmuş ve bunu büyük annesine anlatmış. Büyükanneleri bunu öğrenince büyücüye gidip kızı yolundan döndürmeye çabalamış. Büyücü denizkızına bacağını verecek ama karşılığında kızın sesini tamamen kısacakmış.

Denizkızı prensine kavuşmak uğruna bu şartı kabul etmiş ve hemen prensin yanına varmış. Prens denizkızının konuşamıyor olduğunu fark edince, sadece bir arkadaşı gibi davranmaya başlamış. Denizkızı bu duruma çok içerlemiş. Kısa bir süre sonra prens başka biriyle evlenmeye karar vermiş. Denizkızının büyük annesi hemen büyücüye gidip bu konuyu çözmesini istemiş. Büyücü özel bir hançer yapmış, “Hançeri prensin kalbine saplarsan kurtulursun, yapamazsan ölürsün” demiş. Hançeri alan denizkızı aşkının gücüyle bunu yapamayacağını anlamış ve kısa bir zaman sonra hayata veda etmiş.

Heykelin yanından geçerken selfie çekmeye çalışan turistlere bakıyorum ve aklıma birden Aşk-ı Memnu’nun Bihter‘i geliyor. O bıçağı kalbine saplasaydın daha bir efsane olmaz mıydın sevgili deniz kızı? Halid Ziya Uşaklıgil Andersen okur muydu? Aklımda deli sorular..

Heykel bugün tam bir Japon turist noktası. Zavallı denizkızı heykelinin başına yıllar içinde gelmeyen kalmamış. İlk saldırısına 1964’te uğrayan deniz kızının kapası koparılmış.

Little Mermaid, Küçük Deniz Kızı

Daha sonra kolu gitmiş. Boyanmış, kirletilmiş.

Deniz kızı heykeli, Kopenhag, Danimarka

Danimarkalıların fazla sükunetten, huzurdan canlarının sıkıldığının bir emaresi olsa gerek ama şu kızcağızı bir rahat bırakın bence artık!

Modern Sanat ve Danimarkalı anneler

Kopenhag maceramızın ilk gününde Bedwood’tan çıkıp fakir fakir bavullarımızla Kopenhag Merkezi Tren İstasyonu yakınlarında bulunan Urban House isimli hostelımıza yürüdük.

Kopenhag’a bir kaç günlüğüne geliyorsanız eğer Copenhag Card almanız tavsiye olunur. Bazı müzelere ücretsiz, bazılarına indirimli girebiliyor ve ulaşım araçlarından sınırsız bir şekilde yararlanabiliyorsunuz. Yalnız kart el yakıyor tabi. 24 saatliği 53 euro, 48 saatliği 74, 72 saatliği 89 euro. 120 saatliği de var, o da işte İstanbul’dan Avrupa’da bir yerlere git gel uçak bileti kadar, hiç yazmayayım. Bu kartı turist infolardan veya her yerde bulunan 7 Eleven marketlerinden alabilirsiniz. Biz son gün 24 saatlik alıp güne bir kaç müze sıkıştıralım dediğimiz için her yere deliler gibi yürüdük durduk. Ayaklarım benden hesap sormaya hala devam ediyor.

Urban House Kobenhavn tren istasyonu ve City Hall yakınlarında güzel bir yer. Hostel ama Danimarka’da hostel kavramı da otel gibi olduğu için inanılmaz derecede temiz, şık ve güzel bir yerdi.

Gece 9’dan sonra sessiz olun, misafirleri ve komşuları rahatsız etmeyin diye uyarıların koridorlarda yazılı olduğu ve her yatakta okuma lambası ve priz olan, yine beyaz, parlak, tavan ışıklarının olmadığı bir hosteldan bahsediyoruz!

Espresso House, Kopenhag

Urban House’a giderken Espresso House’da kahve molası verdik. Espresso House şehirde her köşede karşınıza çıkan, sıcacık, free wifi sağlayan, kahvesi ve tatlıları güzel bir zincir.

İki büyük kahve 72 Danimarka kronu, yani yaklaşık 45 tl! Refill yani tekrar dolum imkanı var, öyle avuttuk kendimizi!

Kopenhag’a gelirken valizimin yarısını atıştırmalıklarla doldurmuştum. Kahvenin yanına Bim’den aldığım sandviçlerin içine üçgen peynirleri ve zeytinleri doldurduk ve kahvaltımızı ettik. (Yaşasın fakirlik!)

Espresso House’da karşıma Saga Noren çıktı

Camdan dışarısını ve sakin bir pazartesi sabahı Kopenhag’ını keyifle seyrederken camın önündeki kaldırıma bir kadın geldi ve bir bebek arabası bıraktı. Arabanın üzeri kapalıydı, dolayısıyla içinde bebek olup olmadığını göremedik. Kadın içeri girip kahve ısmarlamaya gitti. Araba dışarıda, kaldırımda kaldı.

Herhalde içinde bebek yok diye düşündük zira kadının arkası dönük, ben çıkıp arabayı alsam o kahve alana kadar köşeyi döner giderim yani. Ama o zaman neden arabayla dolaşıyor? Biz bunları sorgularken kadın kahvesi, kurabiyesi ve gazetesiyle gelip yanımıza oturdu. 10-15 dakika kadar kaldı. Biz  sorsak mı sormasak mı konuşsak mı yok ya ayıp olur modundaydık ve nihayetinde arabada bebek olmadığına kanaat getirdik.

Sonra kadın montunu giydi, dışarı çıktı, arabanın yanına geldi, puseti açtı, bebeğini sevdi ve arabayla yürümeye devam etti!!

Danish parenting 101

Kuzeyde insanlar bebeklerini karda uyuturlarmış diye mitler duyardım, bizzat gözlerimle şahit oldum. Mit değilmiş. Kuzeyde böyleymiş!

Kopenhag’ta kışın yapılacak en güzel şey o müze senin bu galeri benim dolaşmak.

Ny Carlsberg Glyptotek, Ulusal Müze, Louisiana Modern Sanatlar Müzesi, Tasarım (Design) Müzesi, Guiness Dünya Rekorları Müzesi ve Carslberg Müzesi. Yalnız her yer akşam üstü 5’te kapandığı için günü iyi planlamak, biraz koşturmaca halinde olmak gerekiyor.

Kopenhag kitapçıları bir harika dostum

Bizim en çok görmek istediğimiz müze Louisiana idi. O yüzden Copenhagen Card’ı aldığımız gün tren istasyonundan trene binip 40 dakika yolculuk yaptık ve Humlebæk istasyonunda indik. Tarihi 16. yüz yıla dayanan ve eski bir balıkçı köyü olan Humlebaek minik bir belde ve en ünlü turist atraksiyonu olan Louisiana Modern Sanat Müzesi‘ne gitmek için tren istasyonunda sola sapıp 10-15 dakika yol yürümek gerekiyor.

Biz Humlebaek’e geldiğimizde saat 18:30 olmuştu. Hafif yağmur yağıyordu ve rüzgar vardı. Kasaba karanlığı ve ıssızlığı ile çoktan Dark kıvamına gelmişti yani.

Kuş uçmaz kervan geçmez yollarda, bir orman yanından karanlıklar içinde yürüyerek müzeyi bulduk. Halimiz trajikomikti. Soğuk ve karanlıkta, ıssız yollarda sanat müzesi görebilmek adına yürüyen Türkler..

Louisiana’ya geldiğimizde gördük ki bizim gibi deli çok. Danimarkalılar çoluk çocuklarıyla, bebekleriyle müze gezmeye gelmişler.

Being There ve Space & Time sergileri oldukça enteresandı.

Giacometti’nin eserlerini görmek beni mutlu etti. Heykeltraşı ilk defa Jean Genet sayesinde duymuştum.

Giacometti’nin Atölyesi isimli kitabında Jean Genet heyekltraş için şöyle diyordu:

Yüceltme, -ya da günümüz modası uyarınca, aşağılama- bahanesiyle Giacometti nesnenin üzerine -ister incelikli, ister zalim, ister gergin olsun- en ufak bir insani iz düşürmeyi reddediyor… Ne kadar saygı duyuyor nesnelere. Her nesnenin kendine has bir güzelliği var; çünkü her nesne, kendisi olma edimi içinde, “yalnız”; her nesnenin içinde, yeri doldurulamayacak bir şey var.”

Müzenin en güzel sergilemelerinden biri Gleaming Lights of the Souls (Ruhların parıldayan ışıkları) isimli Yayoi Kusama odasıydı.

2008 yılından beri Louisiana’da yer alan sergileme müzenin en fazla ziyaret edilen odası.

Çılgın sanatçı Kusama rengarenk ışık toplarını her yeri ayna ile kaplı bir odaya yerleştirmiş. Zemine de su koymuş. Oda küçücük ama sanki sonsuza dek uzayıp gidiyor. İçinde dolaşmak çok keyifli.

Kusama’nın bu sonsuzluk odalarına kısaca göz atmak isterseniz buyrun

Carlsberg, Tesla ve Bluetooth

Kopenhag’ta insanlar ya yürüyorlar ya da her yere bisikletle gidiyorlar. Bisiklet kullanımı Amsterdam’da olduğundan bile daha fazla.

Sanırsınız ki her daim bisiklet yarışları var. Gece gündüz, durmadan bisikletle dolaşıyor insanlar. Bisikletler her yerde ve kilitsiz, öylece duruyor sokaklarda ve evlerin önlerinde. İnsanlar bebeklerini sokakta korumasız bırakıyorlar tabi bisikletlerini neden bırakmasınlar, değil mi?!

Ny Carlsberg Glyptotek

Bisikletten sonra ise en çok göreceğiniz şet tesla arabalar olacak. Son gün katıldığımız free tour’daki rehberimizin dediğine ve benim de gözlemlediğime göre Danimarkalılar çevreye, yeşile çok değer veren bir millet. Dolayısıyla ne bisiklet kullanımı yaygınlığı ne de tesla arabalar şaşırtıcı değil.

Şehirde Carlsberg etkisini her yerde görmek mümkün. Ünlü biranın üreticisi J.C. Jacobsen 1811-1887 yılları arasında yaşamış. Jacobsen 1847 yılında kraldan özel bir bira yapmak için fabrika kurma izni istemiş. Son teknolojileri kullanacağını ve farklı formüller deneyeceğini söyleyerek kralı bir şekilde ikna etmiş. Fabrikayı ise şehrin en yüksek tepelerinden birine koymuş. Berg Danca tepe demekmiş. Carl ise oğlunun ismi. Böyle doğmuş Carlsberg efsanesi. 21 yıl sonra ilk Carlsberg bira İngiltere‘ye satılmış ve uluslararası pazarda kendine yer bularak Danimarka’nın kalkınmasında önemli bir rol oynamış.

Kopenhag’ın masalsı evleri

Yalnız tepe falan görüp de yanlış anlamayın, Kopenhag en az Edirne kadar düz bir yer. Şehrin tek tepesini zamanında Jacobsen bulmuş işte, onu da markasında kullanmış! Bahsettiğimiz yıllarda şehrin suları çok pismiş, insanlar su niyetine çılgınlar gibi bira içerlermiş. Şimdilerde su çeşmeden içiliyor ve gayet temiz ve lezzetli.

Danimarka ile adı anılan şeylerden biri de bluetooth.

Danimarka’da 940-981 yılları aralığında Harald Blatand adında bir kral yaşamış. Halkı tarafından çok sevilen bu kral blueberry (yaban mersini) denen meyveyi yemekten çok hoşlanırmış. Sürekli blueberry yediği için de dişleri hep maviymiş. Bu yüzden, halk ondan bluetooth (mavi diş) diye bahsedermiş. Kral döneminde Norveç ve Danimarka’yı birleştirmiş. Peki bunun bildiğimiz bluetooth teknolojisi ile nasıl bir ilişkisi var? Şöyle ki:

1994’te Ericsson, dünyada sayıları hızla artan mobil iletişim aygıtlarını bağlamaya ve kısa mesafelerde kablo kullanmadan veri paylaşmaya olanak sağlayan bir arayüz sistemi tasarlanmasını teklif ediyor. Bu amaçla elektronik iletişim alanındaki birkaç rakibini, proje üzerinde birlikte çalışmak niyetiyle bir özel çıkar grubu kurmaya davet ediyor. Şirketler arasında yapılan hazırlık toplantıları sırasında, Ericsson mühendisi Sven Mathesson, intel programcısı Jim Kardach’a, Frans Gunnar Bengtsson’un Harald Blatand’ın hükümdarlık dönemiyle ilgili bir roman dizisi olan The Long Ships isimli kitabını hediye ediyor.

Kardach, kralın bölünmeye karşı birleştirme arayışı ile sig’in birleştirici hedefleri arasında benzerlik olduğunu görüp  projeye bluetooth adı verilmesine karar veriyor ve kralın anısına, arayüzün logosu, kralın adının baş harflerinin İskandinav runik harflerle yazılmış hali olarak tasarlanıyor.

Bir daha bluetooth ile bir bir şey aktarırken mavi dişli İskandinav kralı anmayı ve ruhuna bir Fatiha okumayı unutmayın sakın.

Kiliseler, Kraliyet ve Christiania

Kopenhag’ta gezilecek yer çok.  Şehrin en meşhur yerlerinden biri de Tivoli Bahçeleri. Biz oradayken maalesef kapalıydı. Bahçede 26 adet eğlence parkuru, 30’dan fazla restoran ve birçok konser alanı var.

Marble Church Mermer Kilise Kopenhag

Şehrin ziyaret edilecek diğer yerleri arasında Rosenborg Kalesi, Round Tower (Gözlem Kulesi), The Church Of Our Lady, Mermer Kilise (Marble Church), Belediye Sarayı (City Hall), Stroget (uzun alış veriş caddesi), Christiansborg Sarayı, ve Amelienborg Sarayı var.

İlk üniversitenin 1479 yılında kurulduğu Kopenhag‘da bugün Kopenhag üniversitesinin dört kampüsü bulunuyor. Üniversite binaları şahane. Ülkede her bina şahane zaten. Mimari anlayışlarını işlevsel, hatları belirgin, değişmeyen, minimalistik ve kaliteli olarak tanımlıyorlar. Bize de derin bir iç çekmek düşüyor.

Kampüslerin etraflarında çok güzel kitap cafeler var. Bizim girdiğimiz ve sevdiğimiz cafelerden biri Paludan Cafe oldu.

Kopenhag’ın gee kulüpleri enteresan görünüyor

Kopenhag’ta şahane kütüphaneler de var elbette. Hostel ranzalarında bile okuma lambası olan bir memlekette olmayacak da nerede olacak, değil mi? En ünlülerinden biri Black Diamond Copenhagen (The Royal Library) isimli kütüphane. İçinde konferansların, konserlerin, sergilerin düzenlendiği kütüphane hem mimarisi hem de içeriği ile yeme de yanında yat kategorisinde.

The Royal Libarary Black Diamond Kopenhag

Amelienborg Sarayı 18. yüz yılda inşa edilmiş. Danimarka monarşisi dünyanın en eskisi olma ünvanını elinde bulunduruyor. Dolayısıyla kraliyet ailesi de dünyanın en köklü kraliyet ailesi olmasıyla övünüyor. Danimarkalılar kraliçelerini ve ailesini çok seviyorlar. Kraliyet ailesi de sevilmeyecek gibi değil hani. Herkes bir kaç dil konuşuyor, eğitimli, bisikletlerle dolaşıyorlar ve kraliçenin torunları devlet okulunda okuyormuş.

Christiania Özgür Şehir Kopenhag

Kopenhag’ın en enteresan yerlerinden biri de Christiania bölgesi. Koşmanın, fotoğraf çekmenin ve araba kullanmanın yasak olduğu, dünyanın en ilginç bölgelerinden biri burası. Polislerin girmediği ve içinde yaşayanların Danimarka hükümetine vergi vermedikleri Christiania bölgesinde yaşayanlar kendi kurallarını uyguluyorlar.

Kopenhag’ın Christianshavn bölgesinde 34 hektar alanı kapsayan Christiania’da 850 kişi daimi olarak ikamet etmekte.

Christiania önceleri orduya ait bir kamp bölgesiyken uzun zaman önce terk edilmiş. 1971 yılında bir grup sanatçı ve aktivist (hippiler) mevcut yönetimi ve düzeni protesto edip bu bölgeye yerleşmiş. Onları takip edenler kısa süre içinde kampı doldurmaya başlamışlar. 40 yıl boyunca Danimarka hükumeti ve Christiania’da yaşayanlar arasında çeşitli tartışmalar yaşanmış. Uzun süren bir mahkeme sürecinin ardından da 2011 itibariyle Danimarka Hükumeti, Christiania bölgesini Özgür Şehir olarak kabul etmiş.

Özgür Şehir rengarenk bir yer. Sokaklarında uyuşturucu satılıyor. Her yerde kafası dumanlı insanlar var. O soğukta, ben termal taytım ve botlarımla üşürken çıplak ayakla dolaşan bir adam vardı mesela.

Christiania’ya giderken ilginç de bir şey yaşadık. Yine deliler gibi yürüdüğümüz ve artık Özgür Şehir’e yaklaştığımız bir zamandı. Birden bir eğitim binasından bir sürü öğrenci toplu bir şekilde dışarı çıktılar. Kimisi bisikletleriyleydi kimisi de yürüyorlardı. Kimsenin elinde telefon falan yoktu. Öğrencilerin kıyafetleri, saçları, duruşları, davranışları tam anlamıyla 1960lar-70lere aitti. Bir değil, iki değil, bir sürü genci bu şekilde görmek bizi yine Dark setine ışınladı.

Yeme İçme Mevzusu aka İskandinavya’da nasıl hayatta kalırım?

Eğer Danimarka’ya giderim, her şeyi de yer içerim derseniz bir kaç kez dünyanın en iyi restoranı seçilen, Michelin yıldızlı Noma restoranına uğrayabilirsiniz. Restorana randevu almak için bir sene uğraşan insanlar varmış. Deniz ürünleri ve şaraptan oluşan menü fiyatı 2,250 danimarka kronu yani 1,500 lira civarı bir şey.

Noma dünyanın en iyi restoranı

Şehirde hafta sonları food tour adı altında büfeler ve restoranlara uğrama etkinlikleri de yapılıyor. 5 km yürüyerek 8 farklı lezzet durağında dolaşıp atıştırmalıklardan yemek isterseniz 120 euroyu gözden çıkarmanız lazım. Yemek parası almayan, sadece rehberlik ücreti isteyen ve girilen mekanlarda indirim sağlayan turlar da var, onların fiyatları biraz daha makul.

Smorrebrod

Kopenhag bir sandviç memleketi. En ünlü yiyecekleri smørrebrød dedikleri sandviç ve sosislileri. İkisi de lezzetli.

Dop

Smagsloget sandviçler için önerebileceğim bir adres. Öğrenci indirimi de yapıyorlar. Büyük bir sandviç 70 kron civarı ve ikiye bölünmüş olarak geliyor. İki kişi için gayet doyurucu.

Smagsloget

Sosisli için de Round Tower yanındaki seyyar sandviç satıcısı DØP.

40 liralık sandviçim ve ben mutluyuz

Danimarka’nın Tuborg ve Carlsberg dışında şahane biraları var. Taphouse 61 çeşit bira seçeneği ile (almadan önce istediğiniz kadar tadım yapabiliyorsunuz) harika bir hafta sonu eğlenme mekanı olabilir. Hafta sonu diyorum çünkü Danimarkalılar ancak o zamanlar dışarıda biraz daha fazla kalmayı tercih ediyorlar yani mekanlar biraz daha kalabalık ve canlı oluyor.

Taphouse, Kopenhag

Biz sabahları Bim sanviçleri, ara atıştırmalıklar olarak probis, susamlı kraker, kuru meyva, akşamları da yukarıda bahsi geçen sandviçlerle 5 günü tamamladık.

Bir gün lotoyu tutturursam Kopenhag’a tekrar gelip doyasıya somonlar, wafflelar yeyip Noma’dan çıkmayacağım dinimiz amin.

Oresund Köprüsü ve Malmö

Danimarka ve İsveç’i birbirine Oresund Köprüsü bağlıyor.

Oresund Köprüsü, Danimarka İsveç sınırı

Yaklaşık bir saat içinde Kopenhag’tan İsveç’in sınır şehri olan Malmö‘ye geçmek mümkün. Trenle ya da otobüsle gidilebiliyor. Köprüyü görmek isterseniz, ki istemelisiniz, otobüsü tercih etmeniz gerek. Tren istasyonu içindeki turist infolardan bilet alabilirsiniz.

Oresund

Oresund Köprüsü İsveç ile Danimarka arasında yer alan Öresund Boğazı’nda iki şeritli demir yoluna ve dört şeritli kara yoluna sahip Avrupa’da hem demir yolu hem kara yolu taşımacılığının yapıldığı en büyük birleşik köprü.

Arabayla geçmek isterseniz tek geçişler 36 euro ama sık sık gidenlere indirim sağlanıyormuş. Otobüs fiyatları, seferleri ve saatleri için checkmybus‘ı kontrol edebilirsiniz. Biz gidiş dönüş için 120 kron yani 75 lira ödedik ama önceden alındığında ve Flixbus gibi firmalarla daha uyguna getirilebilir.

Benim için Oresund Bridge‘in anlamı ise bambaşka!

Çünkü o köprü, Köprü’nün köprüsü! Köprü; Danimarka ve İsveç ortak yapımı Bron/Broen dizisi. Canımız, sevdiğimiz Saga Noren‘in memleketi Malmö’den her gün Kopenhag’a gelmek için kullandığı şey.

Bron/Broen (Danimarka ve İsveç dillerinde köprü anlamına gelen kelimeler) karanlık, soğuk ve ilginç atmosferiyle beni yıllardır kendine esir etmiş durumda. Dizinin ilk bölümünde Oresund Köprüsü üzerinde bir kadın cesedi bulunur. Ceset köprünün tam ortasındadır ve bedenin yarısı İsveç yarısı da Danimarka sınırındadır. Cinayeti çözmek için her iki ülkeden iki polis görevlendirilir ve olaylar gelişir.

Köprüden geçerken ve Malmö’deyken de zihnimde hep dizinin jenerik müziği Hollow Talk çaldı durdu.

Malmö ayrı bir yazının konusu ama kısaca bahsetmek gerekirse: Kopenhag’tan oldukça farklı bir atmosfere sahip, İsveç’in en fazla göçmen barındıran küçük ve sıkıcı şehri. Kopenhag’ın atmosferi bıçak gibi kesiliyor. Mimarisi, insanı, her şeyi bambaşka. Kopenhag’a oranla biraz daha ucuz ama biraz. Öyle hemen hayal kurmayın.

Malmö, İsveç

Enteresan bir modern sanat müzesi var. Müzeyi gezerken çok eğlendik. Onun dışında sıkıldık.

Şehirde bir kaç saat geçirmeniz yeterli olacaktır.

Hoşçakal Kopenhag!

Kopenhag’a kesinlikle yazın da gitmem gerekiyor. En çok gitmek istediğim yer olan Helsingor‘a (Hamlet’in geçtiği saray orada) gidemedim.  Black Diamond’ı gezmeye zaman kalmadı. Her yer 5’te kapandığı için gidemediğim müzeler oldu. Soğuk yüzünden istediğim gibi verimli dolaşamadım. Falan filan. Yeniden gelmek için bahaneler, bahaneler..

Kopenhag’ın şirin evleri

500 km yürüdüm, çok üşüdüm, aç kaldım ama üçgen ve renkli evlerini, huzurlu atmosferini, sakinliğini, cafelerinin tuvaletlerinde bile mum ve çiçekler olmasını, kendi kültürlerine özen gösteren ve korumaya uğraşan kibar ve tatlı insanlarını, lezzetli biralarını, temizliğini, modernliğini, şıklığını şimdiden özledim.

Bir tatlı huzur aradım, buldum. Andersen’ın neden orada masallar yazdığını anladım. Tak Kopenhag. Yeniden görüşene dek sakın değişme.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gezgin Martı

David Lynch ile Yolda

Bucket List’imdeki maddelerden biri bu; çöl boyunca böyle muhteşem yollarda arabayla dolaşıp...
Devamını Oku

6 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir