Auschwitz’den Sonra Şiir Yazmak (İçimizdeki En Karanlık Yer)

İçimizdeki En Karanlık Yer

Fotoğraftaki kadın Eva Fahidi. Bu yazı itibarıyla tam 90 yaşında.

 

eva-fahidi-90
Benim geçen hafta gidip gördüğüm, içinde gezip fotoğraflar çektiğim, o duvarlar arasında yaşanan akıl almaz hikayeleri dinlerken perişan olduğum müzede,Auschwitz – Birkenau toplama, zorunlu çalıştırılma ve imha kampından kurtulan ve bugün yaşayan nadir insanlardan biri. Elinde tuttuğu fotoğraf kendi ailesi ve o fotoğraftaki herkesi 1943 yılında Auswitz’de kaybetmiş. Kendisi daha 18 yaşındaymış.

“Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” demiş bir keresinde Adorno.

IMG_6779

İnanın, tüm o izlediğiniz 2. Dünya Savaşı filmleri, tüm o romanlar bizzat gidip kampı gezdiğinizde sönük birer imge olarak kalıyor zihninizde.

Çünkü içeride 1 milyondan fazla Eva’nın acıklı hikayesi var! Adorno’ya hak vermemek imkansız. İnsanlığın böylesine korkunç bir noktaya geldiğine şahit olanlar için hayatın güzelliklerine yeniden tutunmak gerçekten çok zor olmalı.

Nazi Almanya’sının ünlü toplama kampları önceleri karargah olarak kullanılmış. Daha sonradan hapishane ve çalışma alanı olarak kullanılacak olan kamplarda önceleri Polonyalı siyasi esirler bulunuyormuş.

Daha sonra, Almanya ve tüm dünya kelimenin tam anlamıyla delirince, Auschwitz, Avrupa’nın her yerinden getirilen Yahudilerin, Çingenelerin, eşcinsellerin, kısacası Hitler’in ideal üstün ırkına uygun olmayan herkesin korkunç şartlarda çalıştırıldığı, akıl almaz işkencelere maruz kaldığı ve sonunda da öldüğü, öldürüldüğü bir vahşet alanına dönüşmüş.

IMG_6962

Ben Auschwitz’i öğrencilerim ve öğretmen arkadaşlarımla 18 Ekim 2015 günü gezme fırsatı buldum. Restoring Active Citizenship isimli bir proje kapsamında Polonyalı ortaklarımızı ziyarete gittik ve hem Polonyalı öğrenci ve öğretmenler hem de biz topluca kampları dolaştık.

IMG_6806

Proje ortağı okulumuzun müdürün dedesinin de o kampta öldüğünü öğrendik!

Kampa giderken otobüste öğrencilerimizi bölgede dolaşırken saygılı olmaları, telefon konuşması yapmamaları ve şakalaşmamaları konusunda uyarmıştık ama yine de benim içimde bir tedirginlik vardı, sonuçta hepsi çok genç, bizi dinlemezler de sıkıntı yaşayabiliriz diye endişeliydim.

Dört saatin sonunda ise bırakın şakalaşmayı, saygısızlığı, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Herkesin gözleri dolmuştu. Söyleyecek sözlerin tükenmişliği hepimizin üzerinde bir sis bulutu gibi asılıp kalmıştı. Hala da öyle.

Auswitz girişinde otobüsten indikten ve bilet işlemlerini hallettikten sonra Almanca konuşan rehberimizle buluştuk. Almanca öğretmenimiz de bize tercüman oldu.

Kampta gezerken herkese mikrofon veriliyor, rehber sessizce hikayeleri anlatırken siz de kulağınızda kulaklık onu dinliyor, aynı zamanda etrafta dolaşabiliyorsunuz. Ama rehber öyle ayrıntılı anlatıyor ki, bir süre geliyor kulağınızdakini çıkarıp atmak istiyorsunuz, yeter, dinlemek istemiyorum diyorsunuz.

Fakat girişte kocaman bir yazı sizi karşılıyor, yine takıyorsunuz kulağınıza 70 yıl öncesini: Geçmişi bilmeyen, anlamayan, onu tekrar yaşamak zorunda kalır.

İki kampı gezmemiz yaklaşık 4 saati buldu, belki daha fazla. Açık alanda, o hep filmlerde gördüğünüz sokaklarda yürüyüp binalara girip çıkıyorsunuz. Her binadan çıkışta yüzünüz bir miktar daha düşmüş, gözleriniz daha bir kızarmış oluyor.

Yahudiler Auswitz’e trenlerle gelmişler. Çok uzun süre vagonlarda aç, susuz, istif halinde gelen insanların bir kısmı zaten tren içinde ölmüş.

Bugün o vagonlardan, orijinal ölüm arabalarından biri Birkenau girişinde duruyor.

Kalanlar da trenden inip doktor kontrolünden geçtikten sonra ya hemen gaz odalarına götürülmüş ya da 5-6 ay daha sefil bir şekilde yaşamak ve çalışmak üzere kamplara gönderilmiş.

Doktorun seçimi.

Auschwitz’te Ölüm Yolu

Birkenau’nun girişinde çok etkileyici bir fotoğraf var. Bir doktor-asker trenden indirilen insanların önünde duruyor. İnsanlar sırada bekliyor. Ellerinde valizleri, sırtlarında paltoları, yasa gereği toplanıp bir başka yere çalışmaya geldiklerini düşünüyorlar, bir umutla hayata tutunuyorlar.

Burası Hitler’in Yahudilere “Siz gelin burada çalışın, biz savaşırken güvende olun, hem sizi düşmandan ayıralım” dediği yer. İnsanların reklamını duydukları, bir umutla geldikleri yer.

 

Doktor gelenleri inceliyor, eğer çalışacak gibiyse elini kaldırıp sol tarafı gösteriyor. Eğer hemen öldürülmesi gerektiğini düşünüyorsa kolunu kaldırıp sağ tarafı işaret ediyor. Gaz odalarına giden 500 metre bir yol sağ taraftaki.

Rehberimiz de bize sağ tarafı göstererek yürümemizi söylediğinde sessizce, tren yolu boyunca o ölüm yolunda biz de yürüdük! O insanların acısını, umudunu resmen havada soluduk.

 

1942 yılında, eğer 16 yaşından büyük, çalışabilecek fiziksel kapasitede biri olsaydınız o yolu yürümezdiniz.

Sizi önce cinsiyetinize göre ayırır, tıraş eder, çizgili formalardan giydirir, üzeri samanla kaplı tahta ranzaların olduğu barakalara gönderirlerdi. O barakaları da sizden önce kampa gelenler elleriyle yapmış olurdu çoğunlukla.

 

Günde sadece iki kez tuvalete gidebilirdiniz ve yediğiniz yemek hiç denecek kadar az olurdu. Hastalıktan ve açlıktan kırılır, iğrenç kokardınız. Öyle iğrenç kokardınız ki kokunuz bir kaç kilometre öteden duyulurdu.

Kaçmaya kalkarsınız diye kamp etrafına sarılmış dikenli tellere bakar, korkardınız.

Yine de kaçmaya çalışır ve yakalanırsanız tüm geceyi minicik bir hücrede dört kişi bir arada, ayakta, aç-susuz geçirir, sabah da yine çalışmaya koyulurdunuz.

IMG_6938

SS subaylarının psikolojisi bozuluyor diye arkadaşlarınızı, ailenizi, tanıdıklarınızı size öldürtürlerdi!

Gaz odalarına onları siz sokardınız, kıyafetlerini çıkarırken yıkandıktan sonra sıcak çorba içeceksiniz der, odalara tıkar, onların çığlıklarını duyar, sonra cesetleri çıkarır, üst üste koyar, yakılmak üzere fırınlara götürürdünüz!

Yine bazı tanıdıklarınızı deney odalarında görür, orada olmamak, en azından düzgün bir şekilde ölebilmek için dua ederdiniz.

Bazılarınız duvarda kurşuna dizilir, bazılarınız sokakta asılıverdi.

Duvarda kurşuna dizilmeden önce yere kum dökerdiniz ki oluk oluk akan kanları yerden kumlarla beraber alıp temizlemek kolay olsun!

Bavullarınızı boşaltır, protezleriniz varsa çıkarır, gözlüklerinizi, yanınıza aldığınız değerli eşyalarınızı çıkarıp verirdiniz ki sizden kalanlar bari bir işe yarasın.

 

Fotoğraflarınız çekilir, kampa giriş tarihiniz belgelenirdi. Sonra her şey olup bittikten sonra bizim gibi insanlar gelir, koridorlar boyunca sizin gözlerinizin içine bakardı.

Onlara bir şeyler fısıldardınız, sizi duymaya çalışırdık biz de.

IMG_6849
Auschwitz

Üzgünüz derdik, çok üzgünüz.

Auswitz’teki bir gaz odasına girdiğimizde rehberimiz burada aynı anda binlerce insan zehirlendi, öyle sıkışıktı ki dışarı kalıp halinde yan yana çıkarlardı dedi.

Duvarlarda tırnak izleri vardı ve size yemin ediyorum ki orada o çığlıklar hapsolmuştu. Hemen bitişiğinde de fırınlar.. Milyonlarca insanın yakıldığı fırınlar…

Gaz odası.
Gaz odası.

Müzeyi gezerken her yerde fotoğraf çekebiliyorsunuz. Bazı bölümler hariç. Yer altındaki hücreler yasaklı yerlerden biriydi ve bir de insanların saçlarının olduğu oda…

İnsan hayal ediyor, gözünde canlandırıyor elbette ama onları bir arada görmek öyle fena ki.. Yerden tavana dek yükselen bir saç kümesi düşünün. Genelde kahve tonlarında, bir sürü saç.. Tutam tutam.. Bir zamanlar birilerinin başlarında olan.. Birilerinin sevip okşadığı, özenle taradığı, rüzgarda savrulan.. Yaşanmışlıklar.. Halı dokumak için, kilim yapmak için kullanılması için planlanarak insanlardan sökülen saçlar.. Siz kül olunca kilosu 50 cent’e satılacak olan saçlarınız…

Saç kümesinin hemen karşısında bir pencere, bugünlerde enfes bir sonbahar manzarası…

Auschwitz

O döneminse belki bir gözyaşı durağı, bir umut aralığı…

Benim kendimi tutamayıp ağladığım nokta.

Bir başka odada çocuk ayakkabıları ve oyuncaları…

Nazi Almanya’sında öteki çocuklara yer yok. Hemen öldürülüyorlar.

Bir defasında bir kız çocuğu gaz odasından mucizevi bir şekilde sağ çıkmış, cesetlerin arasına sıkışıp hayatta kalmış. Elbette ki hemen öldürmüşler. (Bu hafta Filmekimi kapsamında tam da bu konuyu işleyen bir film izledim: Saul’un Oğlu. Auswitz’teki hikayelerin birebir aynısıydı, çok etkileyiciydi).

Auschwitz’deki hikayeler anlatmakla bitmez. Hepsi akıl almaz boyutlarda ama en çok da tüm bunların planlı, sistematik bir şekilde yapılması insanın tüylerini ürpertiyor. Her şey planlanmış, özenle programlanmış. Hataya veyahut acımaya yer yok.

Franz Kafka‘nın yeğeni Marie Kafka da burada ölenlerden.

Auschwitz’e girerken o ünlü yazıyı görüyorsunuz: Arbeit macht Frei. Çalışmak insanı özgürleştirir.

Tüm bu kandırmaca, bu hesap-kitap insanın midesini daha da fazla bulandırıyor.

Savaşın sonlarına doğru Almanlar Ruslar’ın ani baskınıyla kampa dair delilleri yok etmeye, binaları yıkmaya çalışmışlar ama yetişememişler. Bugün Birkenau’daki gaz odaları yerle bir ama pek çok bina hala ayakta.

Kadın ve çocukların kaldığı yerin duvarlarında çocukların yaptığı resimler var.

Nerede, hangi şartlarda olursa olsun insan oğlunun içindeki umudu ve yaşama sevincini görüyorsunuz. İçiniz acıyor, daha da öte bir şey, anlatılamayan bir duygu bu.

Dediğim gibi, Auschwitz’in hikayeleri bitecek gibi değil. Anlatması da çok zor. Her insan evladının bir kez gidip görmesi gereken bir yer. Zaten ikincisine yürek dayanmaz, sadece bir kez gezebileceğiniz bir yer. İnsanın insana yaptığı zulmün en sistematik, en vahşi halini görüp, anlayıp bugüne dersler çıkarmamız gerek. Hepimizin.

16 yaşındayken kampa getirilen ve Sovyetlerin gelişiyle ölmeden kamptan kurtulan Charles Baron’la yapılmış bir röportaj* var. Yaşadığı korkunç şeyleri anlatmasının yanında İntikam duygunuz var mı? sorusuna şöyle cevap veriyor:

İntikamım çocuklarım, torunlarım. Ailemi yok etmek isteyenlere karşı intikamım bu. Almanlarla nasıl gidiyor diye soruyorsan, çok iyi. Genç Almanlar evime geliyorlar. Anne banalarını da görüyorum ama dedelerini görmeyi reddediyorum. Benim yaşımdaki Almanları görmek istemiyorum. Anılar intikamdır.

İnanıyorum ki Auschwitz insanoğlunun şimdiye dek kendi türüne gösterdiği en karanlık yanı. Toplu bir delilik anı. Fakat hayat devam ediyor. Şiirler yazmaya, şarkılar söylemeye devam ediyoruz. Öyle de olmalı. İnsanlar bir arada, barış içinde, sevgiyle yaşayabilmeyi öğrenene dek, o gün her ne zaman gelecekse…

* Röportaj Kaynak: http://365gun365gece.blogspot.com.tr/

Gezgin Martı

Kültürel Miras Hıdrellez

Atalarımızdan Bugüne Hıdrellez Şenlikleri Tarihi bulguların gösterdiğine göre insan oğulları ve kızları...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir